6 Eylül 2015

Biz büyüdük ve kirlendi dünya..



 90'ların unutulmaz efsane isimlerinden biri Kurt Cobain... Bizim kuşağın gençliğinin ateşini yakan, Rock müziğin klasik direnişini farklı bir şekilde ama onun küllerinden doğarak yıkan Nirvana'nın solisti, kurucusu, söz yazarı ve bestecisi.. Türkiye'de de o dönemde politik olarak karanlık günlerden, faili meçhullerden ve üniversitelerdeki gençlik isyanlarından hatırlanabileceği gibi girdap gibi bir dönemdi. Ben o zamanlar çocuktum ama bizden bir önceki kuşaktan etkilenmeye başladığımız, dünyadaki huzursuzlukları değiştirmeye çalışan birilerinin de olduğunu fark etmeye başladığımız, öğrendiğimiz dönemlerdi.. Bu Grunge efsanesinin çıkış noktasına ev sahipliği yapan Seattle'ın seneler sonra küreselleşme karşıtı hareketlerin de fişeğini yakan yer olmasına hiç de şaşırmamalı...  

Cobain filmini izlemeye karar vermeden önce kafamda soru işaretleri vardı, böyle kilit isimler hakkında yazılan kitaplar veya çekilen filmler genellikle sansasyonel olur, içten olmaz diye bir yargım vardı. Fakat enteresan bir şekilde bu öyle bir film olmuş ki, sanki onu hiç tanımayan veya ünlü olduğunu bilmeyen biri de izlese etkili bir  yaşam öyküsü izlemiş olarak tatmin olurdu..Artık günümüzde müzisyen kavramının bile içeriği boşaltılmışken; Kurt Cobain'in ilk sevgilisinin söylediği gibi "O sadece müzisyen olmak istiyordu", o kadar...
Gerçek biyografik görüntülerin ve kayıtların sıklıkla kullanıldığı film, Kurt'ün çocukluğundaki mutlu görüntülerle başlıyor... Tıpkı her çocuğun saf ve temiz mutlu kareleriyle yaşama başlaması gibi o da sapsarı kafası ve kıpkırmızı yanaklarıyla şirin mi şirin bir çocukmuş. Görüntülerde klasik bir Amerikan ailesi olarak hediyeler açtıkları bir Noel geçirmekteler ya da doğumgünü kutlamaktalar...
Ama maalesef herşey böyle keyifli gitmeyecekti... Kardeşinin dünyaya gelmesiyle ilginin azalmasının üstüne bir de annesi ile babasının o 9 yaşında iken boşanmaya karar vermesi, annesinin ona bakamayıp babasına bu sorumluluğu vermesi, ardından senelerce aile içinde evden eve sırtında çantasıyla göçebe bir yaşam sürmek zorunda kalması, onu bir çocuk olmaktan ziyade "Ben ne yapıyorum bu yaşamda" diyen bir yarı çocuk yarı birey biri olmaya itmiş... 8. sınıftayken yani 14 yaşlarındayken ilaçlarla, uyuşturucuyla, kendisi gibi tutunamayan kişilerle tanışması onu iyice içinden çıkılmaz bir dünyaya yöneltmiş... Onlara arkadaş damgası asla yapıştıramamış çünkü onlar iç öfkelerini dışardakilerle dalga geçerek yansıtırken, kendisi hep utanan, kimsenin kalbini kıramayan biri olmuş. Hatta belki de solak olması bile onu diğerlerinden ayıran bir farklılık olarak nitelendirilebilir. Kendisi için olduğu kadar başkaları için de kalp ve karın ağrısı çeken biri olmuş. Zaten küçük yaştan itibaren yaşadığı mide sorunları ve ağrıları vücudunun buna verdiği tepki olarak hayat boyu onu bırakmamış...
Filmdeki bu kadar biyografik öğeyi peş peşe sıraladım ama sanmayın ki koltuğumuza yaslanıp bunları ardı ardına bir belgesel tadında izliyoruz. Aksine sürekli Kurt'ün iç gidiş gelişlerini, arayışlarını animasyonlarla, günlükleriyle ve notlarında ipuçlarıyla huzursuz bir merakla takip etmeye çalışıyoruz, adeta onun yaşamının içine girmeye çalışıyoruz. Belki de yaşamı boyunca sevgiyi araması, onu ararken planlar yapmak yerine kendini akışa bırakması sonucu müzikle tanışmıştı... Çocukken ona gelen oyuncak gitarlar şimdi gerçek olmuştu ama bu kez maalesef o kadar şirin değillerdi, Kurt'ün elinde öfkeli gençliği anlamlandıran birer kırma makinesine dönüşmüşlerdi adeta... Tüm tutunamayanlara, kaybedenlere, yalnızlara, muhaliflere, sevgisizlere söylüyordu, ama hep sanki aklı başka yerdeydi, buralarda değildi, ait olamıyordu, fazlaydı belki de eksikti, ikisi de olabilirdi.. Bir yandan "Tüm özür dilemeler biraraya gelse bile" bazı şeylerin değişmeyeceğini biliyor, bir yandan da "Olduğun gibi gel" diyecek kadar halen saf kucak açmalara devam edebiliyordu.

Onun tek arzusu içindeki duyguları müziğe dökmek iken, bir de şöhret denilen oyunun içinde bulmuştu kendini, daha doğrusu bulamamıştı.. Küçük bir garaj grubu gibiyken, yüzbinleri salonlara toplayan, rock dergilerine çıkan, t-shirtleri basılıp satılan bir grup olmuşlardı. Efsane Nevermind albümünün çıkmasıyla birlikte dönemin en popüler müzik mecralarından MTV'nin ellerinden tutması ile bu şöhret daha da yaklaşılmaz bir hal almaya başlamıştı, eroin ile mücadelesi de devam ediyordu öte yandan. Her ne kadar röportaj vermekten hiç haz etmese de; kırılgan kalbi nedeniyle maalesef medyada kendisi hakkında çıkan olumsuz sözlere cevap vermeden duramıyordu.. Bu da içindeki soru işaretlerini daha da arttıran bir yumağa itiyordu kendisini. Çizgili t-shirtler, uzun kol üzerine kısa kollu giyilen gömlekler, converse ayakkabılar onun Grunge giyim tarzı sayesinde moda oluyordu ama o bunun farkında bile değildi, birileri için yapmıyordu ki içinden geldiği gibi yapıyordu. Ama maalesef eğlence sektörü, tıpkı herhangi bir kapitalist unsur gibi masumiyeti öldürüyor, yalnızlaştırıyor ve ardından tüketileni milyon kere çoğaltarak sürüme açıyordu...Üzerine giydiği limon küfü hırkası bile, ikon oluyor, onu tedirginliklerden koruyan bir örgü olmaktan çıkıp, MTV Unplugged albümü çekimleri için üstünden çıkarmaması gereken bir paçavra haline gelebiliyordu...
Belki de artık bu oyuna teslim olduğu bir dönemde tanıştığı müzisyen Courtney Love, onun tek çıkış noktasıydı.. Oyunu kurallarıyla oynamaya karar vermesiydi belki de onu aşkına bağlayan... Öylesine büyük bir sadakatla ona bağlanmıştı ki; sevgilisinin onu aldatma ihtimalini bile kaldıramayıp kendini ilaçla öldürmek isteyecek kadar kendini kaptırmıştı. Bu bir ölüm provasıydı aslında.. Mesele ona olan aşkından değil; ondaki yansımasının kırılacak olmasından kaynaklanıyordu belki de. Kaldıramadığı bir terk edilmeyi daha düşünmek istemiyordu... Ve en sonunda bebek yapmaya karar verdiklerinde, herşey tabi ki düze çıkmayacaktı, çünkü bu sefer de bu en saf en güzel varlığın ileride başına bir şey gelir diye düşünmeden duramıyordu... Her ne kadar kendi çocukluğundaki gibi geleneksel Noel pozunu ailecek bir ritüel olarak fotoğraflandırsalar bile bu an uzun sürmüyordu.. Kafasındaki soru işaretleri bir türlü bitmiyordu, içi içini yiyordu, gittikçe zayıflıyor, eşi güçlenirken o bebeğini çok sevmesine rağmen ona bir şey olacak diye korkan eski çocuksu haline geri dönüyordu adeta...
Burdan sonrası malum... Çok kötü bir son... Film de zaten son kısmı anlatmaya dayanamamış... Tıpkı Rakel Dink'in, eşi Hrant'ın katilleri için söylediği "Bir bebekten katil yaratan" bir dünyanın yansıması gibi, Kurt de maalesef dayanamayacak kadar kendi katili oluveriyor... Biz de bu kırmızı yanaklı bebekken, masumiyeti ellerinin arasından kayıp giden, sevgiyi arayan, dünyayı sorgulayan, yakışıklı denemeyecek kadar güzel suratlı meleği uğurluyoruz. 90'lardan 2000'lere geçerken sevdalandığımız bu Nirvana'ya, farklı bir "Nirvana" gibi ulaştığım olgunlaşma dönemini ben de farklı yaşıyorum. Cinsiyet ayrımcılığına kaçmamaya çalışarak dizimin yamacındaki erkek çocuğumun yalnızlaşmamasını da dileyerek yanaklarımdaki yaşı siliyorum ve film bitiyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder